“Ahmed Midhat’ın halk hikayeleri değil halk için hikayeler ve romanlar yazan büyük bir yazar olduğunu kabul etmek yerinde olur.” [1]
Türk edebiyatının değerli edebiyat tarihçilerinden olan Profesör Kenan Akyüz’ün Ahmed Midhat ile ilgili söylemiş olduğu bu söz bahsedeceğim yazarın sıradan bir edebiyatçı olmadığını bana fark ettirmiş ve heyecanla araştırmalar yapmama vesile olmuştur.
Kırkbeş yıl süren çok yoğun ve çok verimli yazı hayatının her safhasını halka adayan Ahmed Midhat; benim için çok sevdiğim bir sinema filminin en güzel sahnesi kadar önem arz eden Tanzimat Devri’nde ilmin fennin ve edebiyatın her sahasında yazılar yazarak ve bu yazıları halk diliyle yazıp halk seviyesine ve halk zevkine göre ayarlayarak çok faydalı bir edebi hareket yapmaya muvaffak olmuş ansiklopedist büyük bir muharrirdir.
Kendisi için söylenilen “Yazı makinesi” lakabı zannımca bir muharrire verilecek en yoğun ve en zarif lakaptır. Mamafih yüzyılların edebiyatında bu lakabın yalnızca ona verilmiş ve ona layık görülmüş olması bu düşüncemi tasdiklemekle birlikte yüzümde mağrur bir tebessüm de bırakmaktadır.
Nihad Sami Banarlı bu lakabın nasıl gelip Ahmed Midhat’ın başına bir taç gibi oturduğunu şu şekilde anlatır:
“Bağdat’ta yazdığı kitaplardan başlayarak yeniden kaleme aldığı kitaplar da ‘muharririn zatına mahsus matbaada basılmıştır.’ Ahmed Midhat Efendi’nin bu sıralarda bir müddet Ceride-i Askeriyye’de baş muharrirlik Basiret gazetesinde muharrirlik yaptığı görülmüştür. Muharririn “Yazı Makinesi” diye tanınması bundandır.” [2]
Sevgili Ahmed Midhat aklımda canlanmaya ve konuşmaya çalışırken her daim bilinçaltımın en ücra yerlerinde yalısının önündeki kahverengi sandalyede oturmuş ciddi bir yüz ifadesiyle bana bakan bir tablo oluşturmuştur. Bu tablo daima bana güçlü ve kudretli bir karakteri anımsatmıştır. Bununla birlikte kendisinin gücü ve kudreti yalnızca vücudunda değil kaleminde ve zekasında da vuku bulmuş ve zannımca kendisini tanıma fırsatı bulan insanlar önünde bundan ötürü saygıyla eğilmişlerdir.
Tüm bu hususlar bir yana yazarın eserlerinde derin bir bilgi yahut içinde kaybolunacak bir sanat aşkı bulmak epey zordur. Kullandığı dil sade ve düzgündür. Halka hitap edilmiş bir dildir. Sanatın o sihirli anlarını görmek hayli azdır. O kadar ki Cenap Şahabettin “Ahmed Midhat ve âsârı” isimli makalesinde “Eyvah! İkisine de merhum demeliyim…” diye hayıflanır ve okurlarda gergin bir yüz ifadesi bırakır.
Lakin bir edebiyatçı başka bir üstadı her daim en iyi anlayan olacağından ötürü Ahmed Midhat ile ilgili herkesin bildiği ve okurken hayranlık nidaları çıkardığı o anıyı yine sevgili Cenap Şahabettin tarafından öğrenmişizdir:
Mevzu aramak ve bulmak külfetleri onun için meçhuldü; karantina dairesinden çıkıp şirket vapuruna bininceye kadar büyük bir roman tahayyül eder ve vapur hareket etmeden evvel kurşun kalemi ile müsveddesini yazmaya başlardı.
Sihirli anlarını çok göremediğimiz bir dile sahip olan Ahmed Midhat’ın en sihirli ve eğlenceli bulduğum romanı 1875 yılında yazdığı “Felatun Bey ile Rakım Efendi”dir.
On bir bölümden meydana gelen roman Tanzimat Devri ikilemini mizahi bir dille anlatmış iki gencin hemen her bakımdan zıtlıkları üzerine süslenmiştir.
Birçok eleştirmenin tenkitte bulunduğu; yazarın samimiyeti okuyucu ile diyaloğu kendi hayat tecrübelerini eserinde devamlı dile getirişi aslında bu romanın ayırt edici özelliğini göstermektedir. Yine bu sayılan sebeplerden dolayı hala okunduğunda insanlar keyif almakta ve büyük bir ciddiyetle Rakım Efendi karakterini tutmaktadır.
İki genç karakterin hayat verdiği bu romanda Felatun Bey’in isim manası “Aristo”nun meşhur hocası Eflatun’dan gelmekte iken; Rakım Efendi’nin isminin manası “yazan çizen” olarak sözlüklerde yer almaktadır.
Eserinde büyük bir aura oluşturan Ahmed Midhat karakterlerin isimleriyle; huy ve davranışlarını olaylara bakış açılarını bir tutmuştur. Bu aura da okuyucuları oldukça etkilemiştir.
Ahmed Midhat Felatun Bey için; hazır yiyici bir genç cahil kibirli müsrif ve yapmacık nezakete sahip gibi birçok olumsuz sıfatları sayarken Rakım Efendi için; bilgili tutumlu iradeli vakur ve en mühimi Batı’nın yalnızca olumlu değerlerini benimsemiş bir Osmanlı tipi sıfatlarını benimsetmiş ve böyle karakterler yaratmıştır.
Büyük bir zıtlığın kaleme alındığı bu eserde yazar taraf tutarak araştırmacılar tarafından tenkite tabi tutuluyor. Rakım Efendi ile kendisi arasında kurduğu uzun ve nadide köprü okurların gözünde yücelip Rakım Efendi’nin aslında Ahmed Midhat olduğunu fark ettiriyor. Bununla birlikte okur yazarın neden Rakım Efendi’yi tuttuğunu da bu fark etmeden sonra anlayabiliyor.
Sonrasında yazarın okuyucu için doğru bir hamlede bulunarak Rakım karakterinin acılı ve sancılı hayatının sonunda mutlu olması herkesi memnun kılıyor. Olan ise Felatun Bey ve ahlaksız bahsedilen yaşamına oluyor. Tam da burada Ahmet Hamdi Tanpınar’ın yaptığı yorum oturuyor karşımdaki sandalyeye:
Fakat acaba hangisi hakikaten ahlaklıdır? Şüphesiz Rakım Efendi kitaba uydurulmuş ahlaktır. [3]
Ne hissettiğini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz Felatun Bey benim gönlümde Rakım Efendi’den hep bir adım önde olacaktır. Zira Felatun karakteri ne kadar zengin ve üst kademeden gösterilmiş olsa da yaşadıkları ve yaşattıklarıyla aslında halkın ta kendisidir. Oysa Rakım Efendi olumlu bunca özelliğin bir insanda buluşmasının zorluğunu fark ettirip; ütopik bir karakter olduğunu göstermektedir. Peki ya tam da şimdi sizin de gözlerinizin önünde Felatun Bey’in tarafında olduğumdan ötürü sırıtan ve göğsü kabaran bir Eflatun canlanmadı mı?
Felatun Bey Türk edebiyatında çarpık Batılılaşma meselesinin ve alafranga kahramanlarının zannımca fikir babasıdır. Ki bu da bir roman karakterinin başına gelebilecek en güzel şeydir.
Tüm bunlar bir yana aşkı ve sevgiyi geç tanıyan ve tanıdıktan sonra Canan karakteri için bir çıkış kapısı olma yolunda hareket eden Rakım Efendi bir gazeli yorumlayarak çevirmesiyle; yalnızca İngiliz ailesinin kızları olan Can ve Margaret karakterlerini değil okuyucuyu da mest etmiştir:
Senin başına yemin ederim ki cümle alem aleyhime kıyam ederek başıma kılıç vursa bile senin arzu ve hevesini benim başımdan dışarıya çıkaramazlar. Kanımı akıtsalar kanımdan buharlaşan buhar hep senin arzu ve aşkının buharıdır.
Bu yoğun hislerin okuyucuda bıraktığı muazzam etkiler sonrasında sevgili Tanpınar, Ahmed Midhat Efendi ile ilgili herkesi bir sonbahar akşamına götüren şu cümleleri söyler:
“Birdenbire onun kitaplarıyla çalışan insan hayatına dinlenme saati girdi. Okumaya ayrılan saat. İşte cemiyetimize getirdiği şey. Ve onunla küçük insanların hayatı değişti. Küçük ahşap evlerde lamba başındaki saatler başka bir mana ve hüviyet kazandılar.” [3]
İki ayrı yaşayışı, olayları, bakış açılarını, acıları, seven ve sevilmeyen karakterleri, İstanbul’u, şımarık lakin sevimli Felatun’u, aşka bir ödevmişçesine sarılan Canan’ı, Batı’nın olumlu yanlarını fark ettiren Ziklas ailesini, film sahneleri gibi gözler önüne getiren Ahmed Midhat Türk edebiyatına büyük bir değer kazandırmıştır.
Bu değerde beni büyük bir yeise iten yegâne şey Rakım Efendi’nin şu cümleleri olmuştur:
“Hayır efendim hayır! Gerçi gönlüm pek hassastır. Ancak henüz bir aşkla bağlı olmayıp tamamen hürdür.”
Peki içinde aşk taşımayan gönül gerçekten hür müdür?
Kaynakça
- Kenan Akyüz Modern Türk Edebiyatının Ana Çizgileri s.75
- Nihad Sami Banarlı Resimli Türk Edebiyatı Tarihi 2 s.965
- Ahmet Hamdi Tanpınar 19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi s.459










Cevap Yaz