Dokuzuncu Hariciye Koğuşu – Peyami Safa

Yalnız Bir Çocuğun Azabı

“Bu sayfalarda; insan, hakiki acıyı, ıstırabı, bir gölge halinde bile olsa, seferberliğin aç İstanbul’unu buluyor.”
Sevgili Tanpınar’ın, Türk edebiyatının klasiklerinden biri olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu için söylediği bu sözler, eserin farklılığını gözler önüne sunuyor.

Dokuz yaşında bir kemik hastalığına yakalanan ve on yedi yaşına kadar bu sürecin içinde bunalımlar ve buhranlarla savaşan Peyami Safa, tıpkı eseri gibi hayatın ona sunduğu farklı ve buhranlı bir dönemin içinde nefes almaya çalışıyor.

Çatık kaşlı, küçük yaşta iş hayatına atılmak zorunda kalmış, edebiyata karnını doyurmak için başvuran ve isminden girdiği her ortamda bahsettiren bir yazar olmuştur Peyami Safa.

Mevzusuna hakim, kuvvetli üslubu ve eserlerini saran zengin fikir unsurları ile Türk edebiyatında ateşli ve enerjik sanat hamleleri göstermiş mühim bir yazardır. Döneminde daha çok şahsi gayreti ile bir yerlere ulaşmış olan Safa, zeka ve kabiliyetini birleştiren bir kültüre sahiptir.

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, dönemin mühim eserlerinden olmakla birlikte aslında bir hastanenin dört duvarı arasında sıkışmış hasta çocuğun, zavallı küçük Peyami Safa olduğunu fark ettiriyor bizlere. Aynı zamanda bir yazarın, en acı dolu anlarını, azap içinde kalışını ustalıkla kaleme alması Peyami Safa’nın ateşli ve cesaret kokan yapısını da gösteriyor. Peyami Safa, otobiyografik bir eser olmasıyla beraber hatıra defteri özelliği de taşıyan bu romanı, aylar sonra kanlı bıçaklı hale geleceği dostu “Nazım Hikmet’e” ithaf ediyor. 1920’lerin sonunda “Resimli Ay” dergisinin sahiplerinden olan Sabiha Sertel bu konuyla ilgili şöyle diyor:

…Nazım, bir zamanlar Peyami Safa’yı da kazanmak sevdasına tutulmuştu. Peyami o zamana kadar vasat hikayeler, romanlar yazardı. Nazım’la temasa geçtikten bir müddet sonra Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını yazdı. Nazım, Resimli Ay’da bu kitabın tenkidini yaparken, Peyami’yi övüyor, kendi sanat görüşünü belirtiyordu.

Aziz Nesin’in bu iletiyi doğruladığı ve perdeyi tam olarak araladığı bir Peyami ve Nazım anısı da şöyledir:
“Peyami Safa’nın kokain içmeyi deneyip de doğru dürüst kokainman olmayı bile beceremediği yıllarda bir gece Degüstasyon’da içilir. Sonra Nazım Hikmet’le Peyami bir arkadaşlarının evlerine giderler. Orada Peyami kolunun nasıl sakat kaldığını anlatır. Bu olaydan büyük üzüntü duyan Nazım, Peyami’ye:
“Nedir yazdığın saçma sapan şeyler… Niçin bu anlattıklarını bir roman yapmıyorsun? Cingöz Recai’leri bırak da bunu yaz” der. O günden sonra da bu romanı yazması için Peyami’yi destekler, zorlar. Böylece ‘Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’ ortaya çıkar. Peyami de Nazım Hikmet’e duyduğu minneti, romanı ona ithaf ederek ödemeye çalışır. Nazım Hikmet, Moskova’dan döndükten sonra, Alay Köşkü’nde onu kürsüye çıkarıp:
“Gelmiş geçmiş Türk şairlerinin en büyüğü diye halka tanıtan Peyami’dir.”der.

Peyami Safa

Evvela pek sıkı olan ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nun doğmasına vesilede bulunan bu dostluğun bitişi zannımca iki mühim isme de eşit ölçüde zarar vermiştir. Lakin pek gururlu olan sevgili Peyami ve Nazım; bir daha bir araya gelmemiştir. Ancak bir araya gelen en güzel şey; Peyami Safa’nın acı içinde olan küçük haliyle, romandaki hasta çocuğun el ele yazarın gözlerinin içine bakmasıdır.

Akıcı bir üslubu olan romanın, okuyucuya sunduğu şey bununla sınırlı kalmıyor; bizlerin gönlünü acıyla burkan bir dünya sözü olduğunu da gösteriyor:

Yalnız başıma demir parmaklıklı kapıdan içeriye girerdim, dokuzuncu hariciye koğuşuna doğru ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm.

Romanına hayatının tamamını aksettiren yazar, küçükken yaşadığı felaketleri anlatmak için konudan bahsetmek yerine küçük Peyami’nin zorla kurduğu şu cümleyi söylüyor: “Yatağa girerken , her büyük felaketimde olduğu gibi, kendimi birkaç yaş birden büyümüş hissettim.”

Bunalımlı bir dönemden bahsettiği için, kara bulutlarla kaplı olan roman; okuyuculara kendini sevdirmek için hasta çocuğun gözlerine bakılması gerektiğini öğretiyor. “Ruhumun üstünde bir ağırlık duymaya başladım.”cümlesi romanın ilk sayfalarında gözlerime çarpmış ve aklımın bir ucundaki salıncakta sallanmaya başlamıştı.

Yalnızlıktan, sıhhatten, azaptan, duygu dolu saf bir aşktan , gölgeli bir İstanbul’dan ve terk ettiği hastane odasına gelecek hastalara olan acısından bahseden Dokuzuncu Hariciye Koğuşu biterken kalbime salıncaktaki cümle gelip oturuyor. Acaba diyorum kendi kendime sevgili Peyami Safa, o hastaneden ayrılırken şu cümleyi kurmuş mudur?

Ruhumun üstünde bir aydınlık duymaya başladım!


Kaynaklar