Sene 1974. Çamlıca epey serin. Üzerime aldığım ceket sayesinde sınıfın arka camından giren rüzgâr, üşümemi engelliyor. Şaban sıraya, yine Necmi’ye küs oturuyor. Biz onlara gülerken arka camdan Damat Ferit sınıfa atlıyor. Kaş çatarak kendisine bakıp bana göz kırpmasına burun kıvırıyor ve sırama iyice eğiliyorum. Dönen muhabbete tam dahil olacakken sınıfın kapısı açılıyor ve içeriye uzun boylu, takım elbiseli, kel, yaşlı ama dinç diyebileceğimiz biri adımlıyor: Mahmut Hoca.
Ve kamera kayda giriyor.
Öğrenciliğimin ilk yıllarında tanıdığım ‘Kel Mahmut’ karakteri, örnek aldığım öğretmen rol modellerinde birinciliği olan yegâne isimdir. Duruşu, anlatışı, cesur ve babacan tavrı ve bilhassa Türk sinemasının seyircilerini kalbinden vuran efsane replikleri ile daima zirvede olmuştur.
Ben tüccar değilim, eğitimciyim!

Geleneksek Türk Tiyatrosunu ve Türk sinemasını iki koluna da takarak aynı anda yürüten büyük usta Münir Özkul, tarihte herkesi güldürebilen ve ağlatabilen bir oyuncu olarak yer almıştır.
Paşalarla dolu bir ailenin evladı olan Özkul, beklenenin ve istenilenin aksine sanata yönelmesiyle genç yaşlarında tanıştı tiyatroyla. Çekingen yapısını, yeteneğiyle kırdı ve kariyerindeki asıl yükselişini Küçük Tiyatro’da John Steinbeck’in yazdığı ‘Fareler ve İnsanlar’ oyununda yaşadı; hayatının ilk önemli rolünde seyircilere göz kırptı.
Geçmişin mühim gazetelerinin birinde şöyle bir manşetle yer aldı:
Paşa olamadım ama iyi bir tiyatrocu oldum.
60 yıllık sanat hayatında 200’den fazla filmde yer aldı. Oynadığı nice karakter senelerce taklit edildi, örnek alındı. 1960 ve 1970 yılları arasında 40’tan fazla filmde oynamışken, 1968’de adı Türk tiyatrosunun başrollerinde yer alacak olayı yaşadı:
‘Kanlı Nigar’ oyununu sergiliyorken, seyirciler arasında bulunan usta sanatçı İsmail Dümbüllü kendisine hayran kaldı ve oyunun arasında kulise gidip Geleneksel Türk Tiyatrosunun Oscar’ı olarak adlandırabileceğimiz “Kavuk” için “Bunu sen hakkediyorsun!” dedi ve “Kavuk”u Özkul’a devredeceğini söyledi.

Seneler sonra Özkul kavuğu Ferhan Şensoy’a, Şensoy Rasim Öztekin’e, Öztekin de Şevket Çoruh’a devretti ve Ses Tiyatrosu’nun duvarları bu isimlerin sesleriyle çınladı.
Bir tiyatrocunun ulaşacağı en yüksek mertebe ve en büyük başarı olan ve bir “usta-çırak ilişkisi” olan kavuk, Özkul’un başına geldiğinde ne hissettiğini duymak isterdik. Değil mi?
İbiş, Sarhoş Emin, Burhan Usta, Ömer Baba, Sansar Nuri, Turşucu Kazım, Yaşar Usta, Kel Mahmut… Bir dünya karakter, tek sanatçı: Münir Özkul.
İyi ve güvenilir baba kavramı filmlerde geçtiğinde Münir Özkul kadraja girmiş, Adile Naşit’e eş gerektiğinde hemen yanında selam vermiştir.
Gönüllerimizde taht kuran ‘Bizim Aile’ filmindeki karakteriyle 1975’te Türk sinemasında yer almış ve herkesin ezberinde olan o replikler beyaz perdede çınlamıştır:
“Sevgiyi tanımayan adama sevgiyi anlatmaya çalışıyorum. Sen! Büyük patron, milyarder, para babası, fabrikalar sahibi Saim Bey! Sen mi büyüksün? Hayır! Ben büyüğüm, ben, Yaşar Usta! Sen benim yanımda bir hiçsin anlıyor musun? Bir hiç!”

Bazen hayatımda karşıma çıkan ‘Saim Bey’ler için sevgiyi anlatma çabası içine ben de giriyorum Yaşar Usta’m, haklısınız.
Oynadığı birçok karakterle seneler sonra da var olan nesil farkına rağmen aynı reaksiyonu alan Münir Özkul, bir oyuncunun başına gelebilecek en muazzam hissi yaşamıştır.
Olur da bir gün, Cihangir’in sokaklarında gezerken birden karşıma çıkacak Turşucu Kazım karakteri ve bana inatla içirmek isteyeceği ‘limondan yapılmış turşu suyu’ için heyecanla beklemem; bir sanatçının yaşayacağı en büyük mutluluklardandır.
Yarattığı ve canlandırdığı bu kadar karakter arasında kendisini kaybettiği hiç oluyor mu düşüncesi, filmlerini izlediğimden beri aklımdadır. 1982’de “Öteden Beriden” adlı bir televizyon programında kurduğu şu cümleler sonrasında; Özkul’un kayboluşlardan sonra kendisine gelmek için İstanbul’a sığındığını fark ediyorum:
İstanbullu olup da İstanbul’un her köşesinde ayrı bir zevk almamaya imkân yok. Bende, genellikle, tenha yerleri seçerim. Çok üzgün, sıkıntılı yahut neşeli olduğum zamanlar Çamlıca olsun, Boğaz olsun bir de doğup büyüdüğüm yer olan Bakırköy’ü çok severim.
Camiası tarafından yokuşlarda çok gezdiği ve genelde buralarda bulunan evlerde yaşadığı söylenilen Özkul için; gönlüm, tenha İstanbul sokaklarında ülke karışmış iken, başındaki kasketi ile gözleri yerde gezen Münir Özkul’u görmek ve yanına yaklaşıp şöyle söylemek istedi:
Olur da bir gün kurtulur muyuz bu yokuşlardan, kayboluşlarımız ayrılmaz mı bu sokaklardan?
2000’lere kadar Türk tiyatrosu ve sinemasını şenlendiren usta oyuncu, televizyon sektörünün beyaz perdenin önüne geçmesi ve yaşının da ilerlemesiyle geri çekildi ve 2003 yılında ‘Demans ve Koa hastalığı’ ile çabalama sürecine başladı.

On küsur defa akıl hastanesine yatan Özkul, kendi isteğiyle hareket etmiş ve bunu farklı bulanlara kaşlarını çatarak bakmıştır. 1974 yılında sahnede gerçekleştirdiği bir oyunda şu replikleriyle geleceğine zannımca acı bir şekilde göz kırpmıştır:
“Hekimlere bildirdiler, ‘Bu adem delidir.’ diye,
Bağladılar her yanımı, koydular tımarhaneye,
Tam yeridir diye.”
Sene 1976. Hava epey sıcak. Sınıfta herkes gergin. Kel Mahmut’un yüzünden sigara içemedikleri için epey sinirliler. Keyiflerini yerine getiren tek şey birazdan Badi Ekrem’in dersine girecek olmaları.
Sene 70’lerin sonu. Ellerimde kitaplar, lisenin önündeyim. Bahçe sessiz, herkes derste. Kapıya biri yaklaşıyor. Kafamı eğip sesleniyorum:
Aç kapıyı Veysel Efendi! Mahmut Hoca’ya ve öğreteceklerine ihtiyacımız var!
Kapak İllustrasyon: Görkem Gül










Harika bir yazı olmuş. Keyifle, gururla okudum 🙏🏻