Bedenim ölmüş fakat ruhum hâlâ diriydi. Cebime koyduğum birkaç nefesle dünyaya bakıyordum ayaklarımın altından kayarken yer…
İçimdeki gün doğumuna daha milenyum vardı. Bekliyordum gelmeyeceğini; dönmeyeceğini bile bile hâlâ aynı yerde, aynı bankın üstüne oturmuş, ellerim saçlarımda gezinirken ruhum ve kalbim hâlâ ilk günkü gibi bekliyordu seni. Defolup gitmeliydim koşarak. Artık ihtimaller soluklanmayı bırakıp hayata dönmeli miydim? Sahi cebime koyduğum birkaç nefesle yaşayabilir miydim?
Hiç beklemediğim mucizeler çalmıyordu kapımı, ne İsa doğuyordu içime ne de Cebrail Hira’ma. Öyle, kalp yerine mermi taşıyan sıradan dünyadan dışlanmış zayıf bi’ çareyim. Umudunu kaybetmeyen ama her gün onları teker teker ipe asan bi’ çare. Kendisini huzurlu hissettiği yerin aslında çok uzakta olmadığını, kalbinin arkasındaki mezarlıklar olduğunu genç yaşta fark eden bi’ çare. Çoğu kez düşünüyorum, hani ölsen bile haberi olmayacak birine nasıl oluyor da bu kadar çok kırılabiliyoruz. Aptal mıyız? Sanmam, biz bi’ çare aşıklarız. Evet aşığız ama artık ona değil.
Size bir sır vereyim mi? Ben onu içimde defalarca öldürdüm, her ne kadar onu ruhumla sevmiş olsam da.
Acı gerçeğin farkında olmadan onun yokluğuna aşık oluyoruz. Ve uzun bir süre sonra alışıyoruz onsuzluğa ve sonsuzluğa…
Nasıl desem, biz hiçbir zaman ona aşık olmuyoruz zaten. Ona çıkan yollara, kokusunu getiren rüzgara aşık oluyoruz. Daha sonra onunla kendimizi avutup derin bir iç çekişle “Nasip” diyoruz.
Hikâyenin bitmesiyle soğuk cehenneme hepimiz gözlerimizi açtık.









Cevap Yaz