1984 | George Orwell

Yazının tarihi kitabı bitirmiş olduğum güne ait olsa da, kitabı bitirdikten yaklaşık 10 ay kadar sonra yazılacak bir yazı. Bu durumdan dolayı maalesef biraz hüzünlüyüm. Aradan geçen on ay kitabın bende bırakmış olduğu izleri silememiş olsa da, birçok ayrıntıyı anımsamam ve uzunca bir yazı yazmam için büyük engel teşkil ediyor. Bu nedenle çok fazla ayrıntıya gir(e)meden kitap hakkında biraz konuşalım.

Cesur Yeni Dünya, 1984, Biz ve yeni nesil kitaplar arasından Kızıl Yükseliş gibi distopya ve ütopyanın iç içe geçmiş olduğu kitapları; hem kurgu hem de gelecek adına insanoğlunun beklentilerini ve düşüncelerini geliştirebilmesi adına oldukça yararlı buluyorum. Zaten benim de okumaktan en keyif aldığım türü bu kitaplar oluşturuyor.

1984, 1948 yılı etrafında yazılmış ve kitabın adı son iki rakamın yerleri değiştirilerek 1984 olarak adlandırılmış. Cesur Yeni Dünya’nın yazarı Albert Huxley’in öğrencisi olan George Orwell, birçoklarına göre öğretmeninden bile daha iyi bir iş çıkarmıştır. 1984 yılındaki bir distopyayı ki bence aynı zamanda bir ütopyayı (insanın olduğu bir yerde ütopya ve distopyanın birbirinden ayrılmasının oldukça güç olduğu kanaatindeyim — her ne kadar literatürde anti ütopik olarak yer bulmuş bir kitap olsa da) yaşayan bir toplum kurgusu 1984. Büyük Birader (Big Brother) ve düşünce polisi gibi kavramlar aklımda en çok yer eden şeyler. Bunun dışında geleceğe dönük hedefler dahilinde en çok önem verilen şeylerden birinin kullanılan sözlüklerin yapılandırılması olması oldukça önemli mesajlar içeriyor.

Peki ya Özgürlük?

Özgürlük kelimesinin sözlükten ve zamanla insanların kullanımından silindiğinde böyle bir kavramdan haberdar olmayanlar özgürlüklerini nasıl yaşayacaklar? Özgürlük denen şeyin ne olduğunu nasıl öğrenecekler? Elbette böyle bir imkanları olmayacak ve çevrelerini saran duvarların hiçbir zaman farkına varmadan yaşayacak, yaşamak zorunda kalacaklar.

Her şeyi gören, duyan, bilen bir gözün hakim olduğu; Büyük Birader(Big Brother)’in önderlik ettiği totaliter bir devlet olan Okyanusya’da geçiyor olaylar. 2+2=5’i bile kabul edecek bir zihniyete gelinceye kadar propagandalar uygulanıyor ve halk devlet tarafından duyduğu her şeyi sorgulamadan kabul ediyor. Onların istediği gibi yaşıyor, onların istediği gibi düşünüyor. Oluşturulan bu devlet düzenini ise Winston adında alt kademede bulunan bir memurun gözünden izliyoruz.

İktidara karşı baş kaldıran, bu süreç dahilinde Julia adında bir bayanla aşk yaşayan Winston, nihayetinde odalarında bulunan gizli bir kamera yüzünden devlete yakalanıyor. Gördüğü yoğun işkence yüzünden bildiği her şey unutturulur ve yaşama, düşünce sınırları yeniden çizilir. Diğer bir deyişle; 2+2=4 diyebilecek duruma gelmişken, devletin baskısıyla birlikte yeniden 2+2=5’i kabul etmiştir. Bu aynı zamanda devletin ve Büyük Biraderin gücünü de kabul etmek anlamına gelmektedir. Yaşanan macera neticesinde ise Winston başladığı noktaya geri dönmüş ve başkaldırı harekatı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.

Yanılmıyorsam 1984 yılında çekilen bir de filmi mevcut. Henüz izleme imkanım olmadı fakat kitapla alakalı donuklaşan kısımlara hayat vermesi ve onları tekrar canlandırması adına yakın zamanda izlemem gerektiğini düşünüyorum.

Kelimeler dokunsun kalbinize.